Kapadokya Hakkında

KAPADOKYA

Kuzeyde Kızılırmak, doğuda Yeşilhisar, güneyde Hasan ve Melendiz Dağları, batıda Aksaray ve kuzeybatıda Kırşehir arasında kalan bölgeye Kapadokya bölgesi denir. Persler’in verdiği ad. Katpatukya "Güzel Atlar Ülkesi" anlamına geliyor. Belki de "Düşler Ülkesi" demek daha uygun düşer. Bir de siz gidip gezin de gönlünüze göre bir ad verin.

Kapadokya bölgesi Kalkolitik Dönemden beri devamlı yerleşim alanı olmuştur. Hititler, Asur, Kaloniler, Frig, Tabal, Med, Pers, İskender Bizans, Selçuk, Karamanlı ve Osmanlı dönemlerinde iskan görmüş olan bu yörenin en önemli özelliği; Erciyes Dağı ve Hasan Dağı tüflerinin, rüzgar ve su aşınması sonucunda oluşan olağanüstü kaya şekilleri ve kışın ılık, yazın serin olan ve bu nedenle her mevsim için uygun iç iklim koşulları taşıyan kayaya oyma mekanlardır. Göreme, özellikle 7-13. yüzyıllar arasında baskılarından kaçan Hıristiyanların yerleşmesiyle Hıristiyanlığın önemli bir merkezi haline gelmiştir. Volkanik tüflerden oluşan peri bacaları ile birlikte yüzyılların birikiminin buluştuğu bu doğal ve kültürel miras, Dünya Miras Listesinde bulunmaktadır.

Cappadocia'nın güneyinde uzanan Melendiz Dağları ile Hasan dağı, Arap saldırılarına kalkan oluyordu. Bu arada zoraki göçler sonucunda kendilerine güvenilir barınaklar arayan rahipler, bölgenin doğal yapısının sağladığı avantajdan faydalanıp, bu bölgede dini faaliyetlere başladılar. 1071 Malazgirt Savaşından sonra Türk tehlikesi baş göstermiş, nitekim önce Danişmentoğulları,1174'de Selçuklu yönetimine geçmiştir. 1243'de Moğolların eline geçen ,daha sonra Ertena Beyliği idaresine giren Bölgenin Osmanlı hakimiyetine girişi ise 1515'de Yavuz Sultan Selim zamanında olmuştur.

Yaygın bir manastır yaşamının var olduğu sıralarda ( X – XI.yy.da) bu bölgeye genelde Kayseri bölgesine yerleştirilmiş olan Ermeniler, Rumlar ile içiçe, ancak birbirine karışmadan yaşamaktaydılar. Bu topluluklar XIII.yy.daki Moğol istilası ile, Türk birliğinin Anadolu'da kriz geçirdiği sıralarda, 1270'de Asya'dan gelerek bu bölgede ufak bir köyü kendisine merkez yapan Hacı Bektaş Veli, Anadolu'nun sosyal yapısını değiştirecek çalışmalara başlamış, kurduğu okulda yetiştirdiği öğrencileri tüm Türk dünyasına göndermişti. Osmanlılar devrinde de bu tip kitlesel olaylara sahne olan bu bölge, XV.yy.da önemli bir Türk yerleşmesi olarak sivrilmiştir. Buna rağmen Göreme ve çevresinde Hıristiyan kültür ve varlığı kesintisiz olarak xx.yy.'a kadar ulaşmış, fakat önemli değişikliklere uğramıştır. Lozan Antlaşmasından sonra (1923 Nüfus Mübadelesi) Rumların boşaltmış olduğu Göreme bölgesinde, Sinasos ve Gelveri gibi köyler ve diğer mahallelerde fresko süslemeleri olan yeni yapılar bu toplulukların ürünleridir Anadolu, tarih çağlarına Kayserinin birkaç kilometre doğusunda bulunan Kültepe'deki Asur kolonisinde kullanılan yazı ile M.Ö.2000'de girmiştir. Bu bölge Akdeniz'den – Karadeniz'e ve Mezopotanya'dan başlayıp batıya uzanan kervan yolunun kesiştiği yerin yanı başındadır. Aslında yörenin en önemli coğrafi özelliği, Çatalhöyük'e100 km.den az bir uzaklıkta olmasıdır. Tarihte, bugüne kadar bilinen en eski kentsel yerleşme olan ekonomisi ve tarla tanımına dayanan Çatalhöyük ile Göreme bölgesinin ortasını Hasandağ Volkanı noktalar.

Bölgenin güneydoğusunda yer alan Tahtalı-Binboğa Dağları arasındaki yayla, Anadolu'nun en güvence dolu ''kavimler sığınağı'' olarak bilinmektedir. Rüzgar ve yağmurun birlikte Yaratmış olduğu volkanik bir arazide erozyonun yol açtığı Göreme'nin o büyüleyici, mistik havasının kavimlerin dikkatini çekmesi çok doğaldır. Hitit, Frig, Lidya kaya tapınakları Anadolu'nun her bir yanına serpiştirilmiş bölgenin içi yada civarında höyükler mevcutken, Göreme kaya oyma yerleşmesi M.S.II-IV. veya VI.yy.dan dini bir yerleşme esası ile başlamaktadır. Bu bölge, verilerinde kanıtladığı gibi, Hıristiyanlık öncesinde de yerleşime açıktı.

Kapadokya, gidip görmemiş olup da resimlerinden bilenler için peribacaları'dır. Peribacaları gerçekten doğanın eşsiz armağanları olarak çok ilgi çekici. Ama Kapadokya gezip görmüş olanlar için çok daha derin, çok daha zengin bir anlamı çağrıştırır: Yüzlerce yıl önce yaşamış insanların yarattığı uygarlık, Hıristiyanlığın ilk yıllarına uzanan mistik bir atmosfer, baskılara karşı inancın direnci…ve olağanüstü bir doğa.

OLAĞANÜSTÜ DOĞA NASIL OLUŞTU

Burada birkaç satırda özetleyeceğimiz ve halen de süren doğal oluşum 60 milyon yıldır sürüyor.60 milyon yıl önce, üçüncü jeolojik devirde Toroslar yükseldi, kuzeydeki Anadolu platosunun sıkışmasıyla yanardağlar faaliyete geçti. Erciyes ve Hasandağı ile ikisinin arasında kalan daha küçük Göllüdağ lavlar püskürttüler. Platoda biriken küller yumuşak bir tüf tabakası oluşturdu. Tüf tabakasının üzeri yer yer sert bazalttan oluşan ince bir lav tabakası ile örtüldü. Bazalt çatlayıp, parçalara ayrıldı. Yağmurlar çatlaklardan sızıp yumuşak tüfü aşındırmaya başladı. Isınan ve soğuyan hava ile rüzgarlar da oluşuma katıldı. Böylece sert bazalt kayasından şapkaları bulunan koniler oluştu. Bu değişik ve ilginç biçimli kayalara halk bir ad yakıştırdı. "Peribacası" dedi. Bazalt örtüsü olmayan tüf tabakaları ise erozyonla vadilere dönüştü, ilginç şekilli kanyonlar oluştu. Bunlar doğanın bölgeye armağanı oldu.

Uçhisar-Ürgüp-Avanos üçgeni arasında, ama asıl yoğunluğu buranın 20 Km, güneyinde olan ve sayıları iki düzineyi aşan yeraltı ve kaya içi yerleşmelerine sahne olan kasaba ve köyler bulunmaktadır. Tüf içine oyularak yapılmış çeşitli beşeri tesislerin en önemli ve sayıca fazla olanları evlerdir. Yumuşak tüf taşının işlenişi her ne kadar kolay ise de, bu tip tesislerin işlenişi oldukça beceri isteyen olaydır. Önce, "kayacı" adı verilen ustalar
yamaçlarda tüfün kırıksız, çatlaksız ve yoğun olduğu bir yüzey bulurlar. Oyma işinin yapıldığı "külünk" adındaki iki ucu sivri bir kazmayla önce bir kapı açılır, ardından koridorlar, iç kapılar, pencere, duvar dolapları ve sekilere şekil verilir. Ustalar işlerini metre hesabına göre yapar ve buna göre ücret alırlar.

Bu kayadan oyma meskenlerin büyük bir kısmı yakın bir zamana kadar kullanılıyordu. Bugün dahi ev, ahır ya da samanlık olarak kullanılanlar görülebilir. Ortaçağın en ünlü üzümü, dolayısıyla da şarapları bu bölgenin ürünü idi. Günümüzde de köy evlerinin pek çoğunda "Şırahane" denilen imalathanelerde pekmez ve şıra elde etmek için üzümler işlenmektedir. Şırahaneler tüfe oyulmuş havuzlardır ve yaş üzümler bunlarda ayakla çiğnenir, kanallarla depolara yollanır, daha sonra kaynatılarak pekmez elde edilir. Bölgenin üzümlerinin hemen tamamı bu şekilde veya daha titiz bir biçimde şarap fabrikalarında kullanılır, bir kısmı da kurutulur. Oldukça ilkel çalışan şarap fabrikalarında mahzen veya fıçı işini gören, tüf içine oyulmuş büyük havuzlar vardır.

Tarım hayatının, bilhassa bağcılığın ekonomide ilk sırayı alması günümüz de dahi bu kıraç fakat bakımla çok verimli olması mümkün volkanik araziden yüzyılların tecrübesi olan değişik bir sitem gübrelemeyi zorunlu kılar. Bölgede bizim bildiğimiz anlamda toprak olmayıp, erozyonlarla ufalanmış tüf zerreleri adeta yer yer çöl görünüşündedir. Ancak bu topraklar bağ ve meyvelikler için elverişlidir. Orta Anadolu'nun tipik sert iklimi altında, soğuk kış aylarında bağların kök-gövdeleri toprakla kapatılır, bir-iki yılda bir de bağlar güvercin gübresi ile gübrelenir.

"Güvercinlik" denilen tesisler manastır yaşamının başladığı devirlerden de önce aynı amaç için yapılmış ve kullanılmıştır. Derin vadilerin diplerinde gayet dik yamaçlarda, tapulu güvercinliklerin sayısı binleri bulur. Güvercinliklerden gübre toplamak oldukça zor bir iştir. Çok ucuza mal olan güvercin gübresi bölgenin iktisadi faaliyetlerinden biri haline gelmiştir.

Özellikle Ortahisar civarında sayıları her yıl artan "Limonluk" lar da diğer bir bölge karakteristiğidir. Diğer hububat ve meyve yanında, bilhassa narenciyelere kiraya verilen, geniş bir ambar olan ve modern buzhanelerin ortamını sağlayan limonluklar bu tür ürünleri bir mevsim korur. Dikdörtgen ya da kare şeklindeki bu basit ambarlar yol kenarındaki tüflere oyulmuştur.

Göreme bölgesinde höyükler, kiliseler, freske duvar süslemeleri, yeraltı şehirleri, Selçuklu ve Osmanlı devri yapılan yanı sıra yeryüzünde eşi olmayan tabiatı ile yurt turizminde en seçkin yeri almıştır. Son yıllarda bölge yolları yüksek standartlara ulaştırılmış, yeni oteller açılmış ve turizm nimetleri bölgenin kalkınmasına önemli katkılar sağlamış bulunmaktadır

HACIBEKTAŞ

Hacıbektaş'ın eski ismi Sulucakarahöyük'tür. Kapadokya'daki din turizminin bir başka türünü, bu defa Hıristiyanlığı değil, Müslümanlığı ilgilendiren yönü vardır bu küçük ilçenin. Adından da anlaşılacağı üzere, Hacı Bektaş Veli'nin dergahının bulunduğu yer olması nedeniyle, Sulucakarahöyük olan adı Hacıbektaş'a çevrilmiştir. Yüksek bir platoda bulunan Hacıbektaş yakınlarında, güneybatısındaki Hırka Dağının eteklerinden, onyx çıkarılmaktadır. Genellikle beyaz rengi çıkan onyx, Hacıbektaş'taki eskilere dayanan bir sektör oluşturmuştur. Her yıl 16-18 Ağustos tarihlerinde düzenlenen Hacıbektaş Alevi şenliklerinde, bu taştan çeşitli hediyelik eşyalar yapılarak satılmaktadır. Bu şenlikler oldukça ilgi görmekte ülkenin her yerinden gelen Aleviler, çeşitli sanatsal etkinliklere katılmaktadır.

Asıl adı Muhammed bin Musa olan ve doğum ile ölüm tarihi kesin belli olmayan Hacı Bektaş-ı Veli’nin 1248-1337 tarihleri arasında yaşadığı sanılmaktadır. Nişaburludur. Çocukluğu ve gençliği Horasan’da geçmiş, Hoca Ahmet Yesevi ocağında felsefe, sosyal ve müspet ilimler öğrenimi görmüş ve daha sonra Anadolu’ya gelerek bugünkü Hacıbektaş ilçesinde bir dernek kurmuştur.

Hacı Bektaş Veli'nin dergahının bulunduğu mekan Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemindeki eklerle bugünkü halini almış ve Cumhuriyet döneminde Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasıyla müze haline getirilmiştir. İçinde Hacı Bektaş-ı Veli ve Balım Sultan Türbeleri'nin bulunduğu külliyede; cami, çamaşırhane, hamam, aş evi, konuk evi ve çeşmeler yer alır. Müze olarak ziyarete açılan külliye birbiri ardına sıralanan üç avludan ibarettir.

           Avlu (Nadar Avlusu): Büyük, kemerli bir kapı ile avluya girilir. Hemen sağda 1902 yılında inşa edilmiş 'Üçler Çeşmesi" yer alır. Aynı avlu içinde çamaşırhane ve hamam da bulunmaktadır. Avlu (Dergah Avlusu): Buraya 'Üçler Kapısı 'olarak adlandırılan bir kapı vasıtasıyla girilir. Kapının hemen sağındaki Çeşme 1554 tarihinde yaptırılmıştır, 1875 yılında Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın kızı tarafından Mısır'dan gönderilen aslan heykelinin yerleştirilmesinden sonra 'Aslanlı Çeşme' adını almıştır. Bu avluda Osmanlı Sultanı II. Mahmut zamanında, 1834 yılında yaptırılan bir Cami, dergaha gelen misafir ve yolcuların karşılandığı Konuk Evi ve Aş Evi yer alır.Meydan Evi'nin bitişiğindeki Kiler Evi'nin alt katında dergahın kıymetli eşyaları ve yiyecekleri depo edilmiştir.
Avlu (Hazret Avlusu): Altılar kapısından girilir. Girişte hasbahçe, sağ tarafta derviş ve baba mezarları bulunur. Karşı tarafta Selçuklu mimarisi özelliklerini arz eden ve Orhan Gazi zamanında yaptırılan Hacı Bektaş Veli Türbesi yer almaktadır. Türbeye Selçuklu motiflerinden oluşan mermer bir kapıdan girilmektedir. Hacı Bektaş'ın inzivaya çekildiği Çilehane ve Kırklar Meydanı bu bölümdedir. Hacı Bektaş'ın yeşil sandukalı türbesi, çeşitli şamdanlarla donatılmış, kalem işi süslemeler ve yazı motifleriyle süslenmiştir.

Kırklar Meydanı'nın doğusunda Horasan Erleri'nin mezarları, batı tarafta çelebilere ait olduğu söylenen mezarlar ile Güvenç Abdal'ın Türbesi bulunmaktadır. Hazret Avlusu'nun sağında 1519 yılında yaptırılan Hacı Bektaş'tan sonra gelen Balım Sultan Türbesi yer alır.

SARIHAN (Avanos)

Avanos ilçesinin 5 km. güneydoğusunda, Aksaray-Ürgüp-Kayseri yolu üzerinde, Damsa Çayı Vadisi’nde bulunan Sarı Han’ın kitabesi günümüze gelememiştir. Bazı kaynaklarda Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat tarafından 1217 yılında yaptırıldığı yazılıdır. Yapı üslubundan Selçuklu döneminde, XIII.yüzyılda yapıldığı anlaşılmaktadır.

Sarı renkli kesme taştan yapıldığından ötürü Sarı Han ismi ile tanınmıştır. Kareye yakın avlulu bir ön bölümü, dikdörtgen planlı üzeri kapalı ve daha dar arka bölümden meydana gelmiştir. Hanın giriş kapısı oldukça görkemli olup, dışarıya doğru çıkıntılıdır. Basık kemerli giriş kısmı iki renkli kemer taşlarının birbirine geçmesi ile meydana getirilmiştir. Yanlardaki söve taşları da iki renkli yapılmış olmalarına rağmen teknik olarak bundan farklıdır. Girişin iki yanına nişler yerleştirilmiş ve bunların üzeri yarım kubbelidir. Aynı zamanda da kabartma ve silmelerle bezenmiştir.

Hanın avlusu geniş ve dört köşe taşlarla kaplıdır. Avlunun sol tarafında on bir taş ayak sivri kemerlerle birbirlerine bağlı olarak tonozlu ve açık revak şeklindedir. Avlunun sağında kapalı odalar bulunmaktadır. Bu odaların tümünün üzeri tonozlarla örtülmüş ve her birinde dışarıya açılan mazgal şeklinde birer penceresi vardır. Bu odalardan en küçüğü hamam olarak kullanılmıştır. Soldaki ikinci odanın üzerinde ahşap bir üst kat bulunduğu konsollardan anlaşılmaktadır. Avluya açılan beş kapı da iyi bir durumda günümüze gelmiştir. Bunlardan birincisi hanın damına çıkışı sağlayan taş merdivenin altındadır. Birbirlerinin eşi ve en büyükleri olan ikinci ve üçüncü kapıların etrafı silmeler ve geometrik motiflerle bezenmiştir. Buradaki sivri kemerler birer süs kemeri şeklindedir. Dördüncü ve beşinci kapılar daha alçak ve basittir. Bu kapıların kubbeleri ve derinlikleri bulunmamaktadır.

Hanın kapalı olan kışlık kısmında enine ve uzunluğuna dört sıra halinde 16 taş ayak bulunmaktadır. Bunların orta nefi kapı ekseni üzerindedir. Orta tonozun destek kemerleri silmeli konsollar üzerine oturtulmuştur. Orta nefin ortasına da bir kubbe yerleştirilmiştir. İçten silindirik, dıştan sekizgen olan bu kubbenin dört yanına da küçük pencereler açılmıştır.

Hanın basamaklarla çıkılan köşk mescidi giriş tonozunun üzerindedir. Bu mescidin kare planlı olduğu kalıntılarından anlaşılmaktadır. Mescidin mihrabı mukarnaslı, geometrik geçmelerden oluşan bir bordürle çerçevelenmiştir.

Hanın çevre duvarlarının dış yüzlerine dışarıya çıkıntılar yapan 12 kule eklenmiştir. Hanın üst örtüsünün bölümleri yıkılmıştır. Günümüzde onarılmış olup, otel olarak kullanılmaktadır

Paşabağları ve Aziz Simeon Hücresi

Göreme -Avanos yolunun sağında, yoldan 1 km. içeridedir. Eskiden ’Rahipler Vadisi’ bugün ’ Paşabağı ’ olarak adlandırılan bu alan, kendine özgü peribacalaryla doludur. Çok gövdeli ve çok başlı olan bazı peribacalarının içlerine şapel ve oturma mekanları oyulmuştur. Üç başlı peribacalarının birinde Aziz Simeon adına yapılmış bir şapel ve inziva hücresi bulunmaktadır. Dar bir baca vasıtasıyla ulaşılabilen hücrenin girişini antitetik haçlar süslemektedir. İçinde ocak, oturma ve yatma mekanları ile ışık girmesini sağlayan pencere aralıkları mevcuttur. V. yüzyılda Halep yakınlarında münzevi bir hayat sürdüren Aziz Simeon, mucizeler yarattığı söylentileri çıkınca, halkın aşırı ilgisinden kaçarak önce iki metre yüksekliğinde bir sütun üzerinde yaşamaya başlar. Aziz Simeon, aşağıya sadece müritlerinin getirdiği az miktarda yiyecek ve içeceği almak için iner Kapadokyalı münzevirler ise bir sütun yerine hazır buldukları peribacalarını oyarak dünyevi hayattan uzaklaşırlar. Peribacasını aşağıdan yukarı doğru oyarak 10 – 15 m. yükseklikte kaya odalarda yaşar, kaya yataklarda yatarlar.

Zelve

Avanos’a 5 km, Paşabağlarına 1 km. uzaklıktaki zelve, Aktepe’nin dik ve kuzey yamaçlarında kurulmuştur. Üç vadiden oluşan Zelve Ören Yeri, peribacalarının en yoğun olduğu yerdir. Vadideki peribacaları sivri uçlu ve geniş gövdelidir. Uçhisar, Göreme, Çavuşin’de olduğu gibi kaya oyma mekanlardaki trogloditik yaşamın ne zaman başladığı bilinmeyen Zelve, özellikle IX. ve XIII. yüzyılda Hıristiyanların önemli yerleşim ve dini merkezlerinden biri olmuş; aynı zamanda rahiplere ilk dini seminerler de bu yörede verilmiştir. Yamaçların dibinde yer alan ’Direkli Kilise’ Zelve’deki manastır hayatının ilk yıllarına aittir. Kilise süslemelerinde tercih edilen kabartma haçlar daha çok ikonoklastik Dönem öncesine tarihlenen Balıklı, Üzümlü, ve Geyikli Kiliseler vadinin önemli kiliselerindendir. 1952 yılına kadar iskan edilmiş vadide manastır ve kiliselerden başka yerleşim yerleri, iki vadiye açılan tünel, değirmen, cami ve güvercinlikler bulunmaktadır.

Balıklı ve Üzümlü Kilise

Zelve’nin üçüncü vadisinde, bir manastıra ait doğal avlunun doğusundadır. Giriş kısmı yakılmış olan Üzümlü ve Balıklı Kilisenin giriş kapısının üstünde tahtta oturan ve kucağında çocuk İsa bulunan Meryem tasviri yer alır. kısmen yıkık tonozda daire içinde malta haçı taşıyan Melek Michael ve Gabriel tasviri bulunur. Girişin hemen sağında hücre şeklindeki ’Güney Şapel’ i tek nefli, apsisli ve beşik tonozlu olup kenarlarda oturmaya yarayan platform bulunur. Apsisinde kırmızı çerçeve içinde ayakta duran, bir elinde kitap, diğer eliyle takdis eden İsa; apsis cephesi ise içi noktalı basit üçgen ve daire dizileriyle, tonozu ise çizilerek yapılmış Malta Haçı ve dairelerle süslenmiştir. Şapel büyük olasılıkla X.yüzyılda yapılmıştır.

UÇHİSAR

            Ortahisar’la birlikte bölgenin doğal kalesi görünümünde, adı da bu benzetmeden geliyor. Yoksa insan yapısı bir "hisar" değil. Uçhisar’ın kale olarak kullanımı Hititler döneminden başlıyor. Bizanslılar ise Arap akınları karşısında kendilerini korumak için kullanmışlar.

Uçhisar’ın tepesine çıkıp kilometrelerce karelik alana yayılmış muhteşem görünümü seyretmekte yarar var. Uçhisar eskiden kaya oyma evlerle doluydu, sonradan yerleşime kapatıldı.

Nevşehir-Ürgüp karayolundan Uçhisar’a üç yol ayrımı var. Eğer bunlardan Ürgüp’e en yakın olanını (üçüncüsü) tercih ederseniz, sağ tarafınıza bir vadi göreceksiniz. Güvercinlik Vadisi olarak adlandırılan vadide kayalara oyulmuş güvercin yuvaları çok ilginç bir görüntü oluşturuyor. Vadide kaya kiliseleri de var ama ziyarete açık değil.

 

GÖREME VE AÇIK HAVA MÜZESİ

Karanlık Kilise

Kuzeydeki kavisli bir merdivenden kilisenin dikdörtgen, beşik tonozlu narteksine çıkılır. Narteksin güneyinde bir mezar bulunmaktadır. Kilise haç planlı, haç kolları çapraz tonozlu merkezi kubbeli, dört sütunlu, üç apsislidir.

Karanlık Kilise olarak adlandırılmasının nedeni, narteks kısmındaki küçük bir pencereden çok az ışık almasından dolayıdır. Bu sebeple fresklerdeki renkler oldukça canlıdır.

Kilise ve narteks İncil ve Hz. İsa siklusunu içeren zengin süslemelere sahiptir. Ayrıca Elmalı ve Çarıklı Kilise'de olduğu gibi Tevrat kaynaklı sahneler de resmedilmiştir. Kilise, 11. yüzyıl sonu 12. yüzyıl başına tarihlenmektedir.

Sahneler; “Deesis”, “Müjde”, “Beytüllahim'e Yolculuk”, “Doğum”, “Üç Müneccimin Tapınması”, “Vaftiz”, “Lazarus'un Diriltilmesi”, “Başkalaşım”, “Kudüs'e Giriş”, “Son Akşam Yemeği”, “İhanet”, “Hz. İsa Çarmıhta”, “Hz. İsa'nın Cehenneme İnişi”, “Kadınlar Boş Mezar Başında”, “Havarilerin Takdisi ve Görevlendirilmesi”, “Hz. İsa'nın Göğe Çıkışı”, “İbrahim Peygamber'in Misafirperverliği”, “Üç Yahudi Gencin Yakılması” ve aziz tasvirleri.

Rahibeler ve Rahipler Manastırı

Müze girişinin solunda yer alan 6-7 katlı kaya kütlesi "Rahibeler Manastırı" olarak bilinir. Bu manastırın 1. katındaki yemekhanesi, mutfağı, birkaç odası; 2. katındaki yıkık şapeli gezilebilir durumdadır. 3. katındaki (bir tünelle ulaşılan) kilisesi çapraz kubbeli, dört sütunlu üç apsislidir. Ana apsisteki templona Göreme'deki diğer kiliselerde pek rastlanmaz. Kilisede doğrudan kaya üzerine yapılan Hz. İsa freskinin yanında kırmızı bezemeler görülür. Manastırda katlar arasındaki bağlantı tünellerle sağlanmıştır. Tehlike anında tünelleri kapatmak üzere yeraltı şehirlerinde olduğu gibi "sürgü taşları" kullanılmıştır. Sağdaki Rahipler Manastırı'nda ise erozyon nedeniyle katlar arasındaki geçişler kapandığından, sadece giriş katındaki birkaç oda görülebilmektedir.

Aziz Basil Şapeli

Göreme Açık Hava Müzesi'nin girişindedir. Sütunlarla ayrılan nartekste mezar çukurları bulunmaktadır. Nef enine beşik tonozlu, dikdörtgen planlı ve üç apsislidir. Dikdörtgen nefin sol uzun yüzünde biri büyük, ikisi küçük, üç apsis bulunmaktadır. Kilise 11. yüzyıla tarihlenmektedir.

Sahneler; ana apsiste Hz. İsa portresi, ön yüzünde Hz. Meryem ve çocuk İsa, kuzey duvarında at üzerinde Aziz Theodore, güney duvarında ise yine at üzerinde ejderle savaşan Aziz George tasviri, Aziz Demetrius ve 2 azize tasviri bulunmaktadır.

Elmalı Kilise

Dokuz kubbeli, dört sütunlu, kapalı haç planlı, üç apsislidir. Asıl girişi güney yönünden olan kiliseye, kuzeyden açılan bir tünel vasıtasıyla girilebilmektedir.

Elmalı Kilise'nin ilk süslemeleri doğrudan duvara kırmızı boya ile yapılan haç ve geometrik motiflerdir. Kilise 11. yüzyılın ortası ve 12. yüzyılın başına tarihlenmektedir.

Sahneler; Deesis, doğum, üç müneccimin tapınması, vaftiz, Lazarus'un diriltilmesi, başkalaşım, Kudüs'e giriş, son akşam yemeği, ihanet, Hz. İsa Golgota yolunda, Hz. İsa çarmıhta, Hz. İsa'nın gömülmesi, Hz. İsa'nın cehenneme inişi, kadınlar boş mezar başında, Hz. İsa'nın göğe çıkışı ve aziz tasvirleri. Ayrıca Tevrat kaynaklı İbrahim Peygamber'in misafirperverliği ve üç Yahudi gencin fırında yakılması sahnesi resmedilmiştir.

Azize Barbara Şapeli

Elmalı Kilisenin bulunduğu kaya blokunun arkasındadır. Haç planlı, iki sütunlu, batı, kuzey ve güney haç kolları beşik tonozlu, merkezi kubbeli, doğu haç kolu ve doğudaki iki köşe mekânı kubbelidir. Bir ana, iki yan apsisi bulunmaktadır.

Motifler kırmızı boya ile doğrudan kaya üzerine çizilmiştir. Duvarlarda ve kubbede zengin geometrik motifler, mitolojik hayvanlar ve askerî semboller bulunmaktadır. Ayrıca duvarlarda taş izlenimi veren motifler de yer almaktadır. Kilise 11.yüzyılın ikinci yarısına tarihlenmektedir.

Sahneler; ana apsiste İsa pantokrator; kuzey haç kolunda at üzerinde ejderle savaşan Aziz George ve Aziz Theodore; batı haç kolunda ise Azize Barbara tasviri bulunmaktadır.

Azize Catherine Şapeli

Karanlık Kilise ile Çarıklı Kilise arasında yer alan Azize Catherine Şapeli'nde, hem narteks, hem de naos serbest haç planlı, merkezi kubbelidir; haç kolları beşik tonozlu ve apsis templonludur. Narteks zemininde mezar bulunmaktadır. Şapelin sadece naos kısmında figürler vardır. Pandantifler kabartma geometrik süslemelerle bezenmiştir.

Anna adında bir kişi tarafından yaptırılan Azize Catherine Şapeli, 11. yüzyıla tarihlenmektedir.

Sahneler; apsiste Deesis, bunun altında madalyonlar içinde kilise babaları (Gregory, Basil, John Chrysostom), kuzey haç kolunun güney duvarında at üzerinde Aziz George; karşısında Aziz Theodore, Azize Catherine ve diğer aziz tasvirleridir.

Çarıklı Kilise

İki sütunlu (diğer sütunlar duvar köşelerinde paye şeklindedir), çapraz tonozlu, üç apsisli ve dört kubbelidir. Sahnelerde Hz. İsa'nın hayatını konu alan tasvirler, İbrahim Peygamber'in misafirperverliğini gösteren Tevrat sahnesi, aziz ve bani tasvirleri iyi muhafaza edilmiştir. Elmalı ve Karanlık Kilise'ye benzemekle beraber, Hz. İsa'nın çarmıha gerilişi ve çarmıhtan alınış sahneleri kilisenin farklı özelliğidir. Figürler genelde büyük ve uzundur.

Hz. İsa'nın göğe yükseliş sahnesinin altında bulunan ayak izlerinden dolayı kiliseye "Çarıklı Kilise" adı verildiği sanılmaktadır. Kilise 12. yüzyıl sonu, 13. yüzyıl başına tarihlenmektedir.

Ana kubbenin ortasında Pantokrator İsa, madalyonlarda melek büstleri bulunmaktadır. Ayrıca ana apsiste Deesis, kuzey apsiste Meryem ve çocuk İsa, güney apsiste ise Melek Mikael tasviri yer alır.

Sahneler; “Doğum”, “Üç Müneccimin Tapınması”, “Vaftiz”, “Lazarus'un Diritilmesi”, “Başkalaşım”, “Kudüs'e Giriş”, “İhanet”, “Kadınlar Boş Mezar Başında”, “Hz. İsa'nın Göğe Çıkışı” ve aziz tasvirleri.

Tokalı Kilise

Bölgenin bilinen en eski kaya kilisesi olup 4 mekândan oluşur Tek Nefli Eski Kilise, Yeni Kilise, Eski Kilise’nin altındaki kilise, Yeni Kilise’nin kuzeyindeki Yan Şapel. 10. yüzyılın başlarına tarihlenen Eski Kilise, bugün Yeni Kilisenin giriş mekânı şeklinde ise de orijinalde tek nefli, beşik tonozlu bir yapıdır. Doğusuna Yeni Kilisenin eklenmesi sırasında apsisi tamamen yıkılmıştır. Sahneler tonoz yüzeyine ve duvarların üst bölümüne yerleştirilmiştir. Hz. İsa'nın hayatını kapsayan siklus tonozda panellere ayrılmış olup, sahneler sağ kanatta başlayıp sol kanata doğru takip etmektedir.

Sahneler; tonozun ortasında aziz tasvirleri, sağ kanadında üst panelde “Müjde”, “Ziyaret”, “Bakireliğin İspatı”, “Beytüllahim'e Yolculuk”, “Doğum”, sol kanattaki üst panelde “Üç Müneccimin Tapınması”, “Masum Çocukların Katliamı”, “Mısır'a Kaçış”, “Hz. İsa'nın Mabede Takdimi”, “Zekeriya'nın Öldürülmesi”, sağ kanattaki orta panelde “Elizabeth'in Takip Edilmesi”, “Vaftizci Yahya'nın Görevlendirilmesi”, “Vaftizci Yahya'nın Kehanetleri”, “Hz. İsa'nın Vaftizci Yahya ile Buluşması”, “Vaftiz”, “Kana Düğünü”, sol kanattaki orta panelde “Şarap Mucizesi”, “Ekmeklerin ve Balıkların Çoğaltılması”, “Havarilerin Görevlendirilmesi”, “Kör Adamın İyileştirilmesi”, “Lazarus'un Diriltilmesi”, sağ kanattaki alt panelde “Kudüs'e Giriş”, “Son Akşam Yemeği”, “İhanet”, “Hz. İsa Platus Önünde”, sol kanattaki alt panelde “Hz. İsa Golgota Yolunda”, “Hz. İsa Çarmıhta”, “Hz. İsa'nın Çarmıhtan İndirilmesi”, “İsa'nın Gömülmesi”, “Kadınlar Boş Mezar Başında”, “Hz. İsa'nın Cehenneme İnişi”, “Hz. İsa'nın Göğe Çıkışı”. Bu panelin altında aziz tasvirleri; girişin üstünde ise “Başkalaşım” sahnesi yer almaktadır.

Yeni Tokalı, enlemesine dikdörtgen planlı, basit beşik tonozludur. Doğu duvarında kemerlerle birbirine bağlı dört sütun, sütunların arkasında yükseltilmiş bir koridor, koridordan sonra ana apsis ile iki yan apsis yer alır. Beşik tonozlu nefinde Hz. İsa'nın siklusu kronolojik sıraya göre daha çok kırmızı ve mavi renkler kullanılarak işlenmiştir. Koyu mavi renk, Tokalı Kilise'yi diğer kiliselerden ayıran en önemli özelliktir.

Enlemesine nefte, Aziz Basil'in hayatı, çeşitli azizlerin tasvirleri ve çoğunluk Hz. İsa'nın mucizelerine ait sahneler yer almaktadır. Kilise 10. yüzyılın sonuna ve 11. yüzyılın başına tarihlenmektedir.

Kızılçukur Vadisi

Göreme’den Çavuşin’e kadar olan alan gerçekten düşsel görüntülerle doludur. Çavuşin Köyü’nün içinden geçen toprak yol bizi Güllüdere ve Kızılçukur adlı iki doğa harikasına götürecek. Çavuşin Köyü’nde caminin yanından dönen toprak yolu izleyerek yarım saatlik bir yürüyüş de yapabiliriz. Vadilerin belirli bir kesimine kadar otomobille de gidilebilir ama akşam serinliğinde yürümeyi tercih edelim. Yürüdüğümüz sel yatağına Güllüdere deniliyor. Burası inzivaya çekilen keşişlerin yeriymiş. Kayalarda keşişlerin inziva hücrelerini görüyoruz. Bugün de inziva için ideal yer olduğunu düşündürtüyor. Kuş seslerinden başka bir ses duyulmuyor. Güllüdere ve Kızılçukur’un farklı biçimde oluşmuş kaya kütlelerine 12 kilise oyulmuş. Bu kiliseler Çavuşin’deki vaftizci John Kilisesi’nin etrafında toplanmış ilk Hristiyanların buraya yerleştiğini düşündürmektedir.

Kızılçukur özellikle akşam üzerleri, günbatımına yakın çok etkileyici bir manzara sunuyor. Derin, kıvrımlı ve yamaçları kırmızı renkli vadiye akşam güneşi vuruyor, oturup seyre dalıyorsunuz, her dakika renkler değişiyor. İsterseniz bir oyun oynayın, dikkatle bakın önce, sonra gözlerinizi iki dakika kapatıp yeniden bakın, renklerin değiştiğini daha açık göreceksiniz.

Derinkuyu

Nevşehir'e 30, Kaymaklı'ya ise 10 km. uzaklığında olan Derinkuyu'nun yeraltı şehri Kaymaklı yeraltı şehrine göre plan olarak farklılık göstermektedir. Kaymaklı yeraltı şehri bir tepenin altına yapılmışken, Derinkuyu daha düz bir alana oyulmuştur. Daha derin olarak oyulan bu yeraltı şehrinin derinliği 55 m. dir. Ancak, 7. katındaki su kuyusunun derinliğini de hesaba kattığımızda, bu rakam 85'e çıkmaktadır. Toplam sekiz kat olan yeraltı şehrinin beşte birinin gezilebildiği söylenmektedir. Bir yeraltı şehrinde bulunması gereken tüm özellikleri taşımaktadır. Ayrıca, bir misyonerler okulu bulunmaktadır. Misyonerler okulunun birinci katta bulunması, bu okulun normal zamanlarda da kullanıldığı görüşünü getirmektedir. 1965 yılında hizmete açılmış olan yeraltı şehrinin 5. katından sonra, tek bir tünelle 7. ve 8. kata kadar inilmektedir. Bir kilise ile başka odalara ulaşan tünelleri içeren bu katta ayrıca bir 30 m. derinliğinde bir su kuyusu vardır. Sekizinci kat küçücük bir oda olup havalandırma bacasına açılan bir de pencere vardır. Bu pencere, havalandırma bacasının dibine çok yakındır.

IHLARA

Aksaray'a 40 km., Nevşehir'e ise 100 km. uzaklıkta olan Ihlara (Peristrema) Vadisi, Aksaray ili sınırları içerisinde kalır. Hemen yakınında bulunan ve eski bir volkan olan Hasandağı'ndan çıkan bazalt ve andezit yoğunluklu lavların soğumasıyla ortaya çıkan çatlaklar ve çökmeler sonucunda, yine Hasan ve yanındaki Melendiz Dağlarından çıkan Melendiz çayının bu çatlaklarda kendine bir yatak oluşturarak derinleştirmesi neticesinde ortaya çıkmış bir kanyondur. Melendiz çayına ilk çağlarda "Kapadokya ırmağı" anlamına gelen "Potamus Kapadokus" denilmekteydi. 14 km. uzunluğunda olan kanyon Ihlara köyünden başlar ve Selime köyünde son bulur. Tabiatın yer yer 150 metreye varan derinlikte açtığı bu kanyonun dik yamaçları, yine Hıristiyanlar tarafından oyularak çok sayıda kiliseler ve tünellerle birbirlerine bağlanan yerleşim yerleri yapmışlardır.

İzole edilmiş konumu nedeniyle, Hıristiyan din adamları için mistik bir dini merkez ve tehlikeli zamanlarda bir gizlenme yeri olarak kullanılmıştır. Ihlara kiliseleri, 6. yüzyıldan başlayarak resmedilmeye başlanmış; bu 13. yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür. Freskler, Göreme bölgesindeki kiliselerin fresklerinden karakter açısından farklılık arz eder. Ihlara köyüne yakın olan kiliselerdeki freskler doğu etkisi taşırken, Belisırma köyü civarındaki kiliselerin freskleri Bizans dönemi resim sanat anlayışına uygun yapılmıştır. Belisırma köyündeki Kırkdamaltı Kilisesindeki Selçuklu Sultanı II. Mesut (1282-1305) ve Bizans İmparatoru II. Andronikos'un adlarını içeren 13. yüzyıla ait fresk üzerine yazılmış kitabe bulunmaktadır. Yaz sezonunda, genellikle, bir doğa ve yürüyüş tur alanı olarak değerlendirilen Ihlara Vadisinde Ağaçaltı, Pürenliseki, Sümbüllü, Yılanlı, Kokar kiliseler vardır.

ÜRGÜP

Kapadokya bölgesinin en önemli merkezlerindendir. Göreme'de olduğu gibi tarihsel süreç içerisinde çok sayıda isme sahip olmuştur. Bizans döneminde Osiana (Assiana), Hagios Prokopios (Prokopi); Selçuklular dönemi'nde Başhisar; Osmanlılar zamanında Burgut kalesi; Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren de Ürgüp adıyla anılmıştır.
Volkanik orijinli jeolojik bir yapıya sahip olan Ürgüp, yağmur ve rüzgar erozyonunun meydana getirdiği ve peri bacası olarak tanımlanan ilginç doğal oluşumların sıkça ve tipik örneklerinin yoğun olarak yer aldığı bir bölgeye kurulmuştur. Vadi yamaçlarından akan yağmur sularının ve daha sonra rüzgarların aşındırması sonucu oluşan yarıklar arasında yükselen peribacaları bu bölgeye has çok ilginç bir peyzaj görüntüsü oluşturmuştur.

Bizans Döneminde de önemli bir dini merkez olan Ürgüp, köy, kasaba ve vadilerindeki kaya kiliselerin ve manastırların piskoposluk merkeziydi. XI. yüzyılda Ürgüp, Selçuklular’ın önemli kentleri Konya’ya ve Niğde’ye açılan önemli bir kale konumundaydı. Bu döneme ait iki yapı kentin merkezindeki Altıkapılı ve Temenni Tepesi Türbeleri’dir. Bir anne ve iki kızına ait olan ve XIII. yüzyılda yaptırılan “Altı Kapılı Türbe”, altı cepheli, her cephesinde kemerli pencereli ve üstü açıktır. Ürgüp’ün Temenni Tepesi’nde bulunan iki türbeden birinin, 1268 yılında Vecihi Paşa tarafından yaptırılan ve halk arasında “Kılıçarslan Türbesi” olarak da anılan Selçuklu Sultanı IV. Rüknettin Kılıçarslan’a, diğerinin ise III. Alaaddin Keykubat’a ait olabileceği düşünülmektedir. Ancak araştırmacılara göre bu olasılıklar oldukça zayıftır.

1515 yılında Osmanlı topraklarına katılan Ürgüp, XVIII.. yüzyılda Osmanlı Sadrazamı Damat İbrahim Paşa’nın kadılık makamını doğduğu kent olan Nevşehir’e (Muşkara) bağlaması nedeniyle ilk kez ikinci planda kalır. Ancak Paşa da Ürgüplüleri mağdur etmemek için Nevşehir yakınlarındaki Kavak köyünden yaklaşık 20 km bir yeraltı yolu ile su getirtir (Vezir Suyu). Sokak ve meydanlara mermerden çeşmeler yaptırarak şiirlerini dönemin meşhur şairlerine yazdırmış, kitabelerini de en iyi ustalara kazıtmıştır. Bu kitabeli çeşmelerin sadece birkaçı orijinal yerindedir.

Ürgüp’teki bir diğer önemli yapı da Rum Hamamı’dır. Rumca kitabesinden temelinin 1900’de atıldığı tüm halkın ortak çalışması sonucunda 1909’da tamamlandığı anlaşılmaktadır.

Şemsettin Sami 1888-1900 yıllarında yazdığı Kamus-ül Alem adlı tarih ve coğrafya ile ilgili eserinde Ürgüp’te 70 cami, 5 kilise ve 11 kütüphane olduğunu belirtir.

Ürgüp civarındaki Pancarlık, Üzengi ve Keşlik vadisi hem tarihi, hem de doğal değerleri olan vadilerdir.

Comments are closed.